Pages

Showing posts with label hayal fragmanları. Show all posts
Showing posts with label hayal fragmanları. Show all posts

21 December 2010

Kırmızı Perdeler


Başlık olarak  “lisanslı bir doktorun beni tanrıdan çaldığı bağırsakla dolamaya çalışması” Diye düşündüm ilk önce. Çabuk vazgeçtim. Tanrının Malpraktis haklarını takip ederek fikrimi felç kılan doktora ulaşmaya çalıştım, baş edemeyince dua ederek camide dalgalara karşı tespih çekim. Sorumluluklarımdan kaçmak için işaret parmağıma serçe bağlayıp, deliyi oynarken beni seyre dalanları hayal edebildiklerine gülümseyen söylemlerim kırmızı perdelerini açtı, evet illa kırmızı olacak!
Sahnede bir. Bir der ki.
Transparan detayların incelttiği bileklerimi kesiyorum. Acı çektiğini belli etmemek için seyircilerden çıt çıkmıyor, saklamak istedikleri bir oyunun parçası olabilir ya bir oyun. Sevgili seyirciler ya da sevgisiz olanlar kendinize oynadığınız oyunların kapalı gişe oynaması bile bir oyun olabilir…

……………………………..
Sahnede iki. İki der ki.
Ölmeden önce tüm bir alfabeyi bir şarapla yapayalnız dolaşıp uygun harflerle yudumlayarak, şahsıma eklenen iyelik ekleriyle kafa bulmaya çalışıyordum hâkim bey. Overdose bir kahkaha gibi anlamsız durduğumun farkındayım, hayatın suratında yer bulmuş bir bakışla sık sık göze geliyorum. İfadesine cellât atamış bir junkie koluna sanık enjekte ediyor, bilinenin aksine kollarım hafiflemiyor ve ben her sabah savunmamı bir yabancıya teslim ediyorum…
Ne fark eder. Birazdan kapanacak bu kederli sahnenin kırmızı perdeleri ve birileri yeni bir oyun izlemeyene gelene kadar dürüst olacağım…
Var olduğumuz, olduğumuzu sandığımız o biricik ve karışık zamanda, kendimizi evrenle birleştirip hayatı dönüştürmeye kalkıştığımız o cüzzamlı zamanda lanetlenmiş, sürülmüş ve terk edilmiş,  masumiyeti ve mağduriyeti sorgulamak… Mağrurca. O hileli ve adi hikâyelerin bir parçası gibi… Yaşamın satır başlarında olmasa da en son satırına ait olmak istedim hepsi bu.
Başka sözüm yok.
Alkış yok…
……………………………
Sahnede üç. Üç der ki.
Her seferinde farklı açılardan ve dışarıdan kendime bakıp, her seferinde biraz daha yaşlı ve sarkık gördüğüm yüzümden geriyorum hayatı. Depresyona meyilli modern zaman şaklabanları gibi yaşadığım acıdan bahsediyorum yarım yamalak da olsa. Etkilemek istiyorum, veca kalbimde ki yönünü kaybediyor. Etkilemek isterken acımı kaybediyorum, artık onu etkileyebileceğim bir acıya da sahip değilim. Sahipsiz tarafımdan çekiştiren tedirgin vicdanıma terk ediyorum, yaşadığımı sandığım tüm sanrıları.
Adlandırmasını yanlışlıkla bir ayrılık sahnesi addettiğimiz bir ara-filmde kadim yalnızı oynar gibi…
Işık yok…
.........................................

Sahne arası. Sahne arası der ki.
Kırmızı perdelerini çekip içerde gölgesini soyan kadını izleyerek tatmin ediyorum kendimi, kalçaları besbelli meme uçları sipsivri bir düşün dibindeyken sahneye tanrının gönderdiği söylemiyle bir melek iniyor;
- düşlerini değil beni becereceksin diyor.hiç tereddüt etmiyorum
-lakin ben dua etmedim ki…
Perdeler açılıyor tekrar ve hala kırmızılar seyirci ne olup bittiğini anlamaya çalışırken…


.................................

Sahnede dört. Dört der ki.
Ses getiren bir güçle aramızda duran meleğin kalbinden öptüm. Kalbi atmıyordu inanmak istemedim, anladığımı görünce ağlamak istediğini fark ettim ama ağlayamıyordu, bu durum seyircileri huzursuz etmiş olacak ki bir tanesi kıskanç bir ses tonunda iblis bu dedi. Oyunun bir parçası mıydı?

..............................

Sahne beş. Sahne beş der ki.
Bir varmış bir yokmuş gibi gözlerimin içine bakarak geldiğini sandığı yere geri dönmek üzere yola çıktı. Düşlerimse hala benim…
Oyunun adını soran bir seyirciye hayat kadar büyük bir genelleme yapmak üzereydim ki perdeler kapandı ve hala kırmızıydılar. Bavulumu toplayıp beni sevecek yeni insanlar bulup, yaşamak için yeni şehirler seçip, herkes için tanıdık bir yabancıya dönüşmek üzere yola çıktım…
Perdeler açılsın istiyorum, biraz daha ölmeden hemen önce...

07 October 2010

Buradangiden,Buradakalan,Buradaolan,Buradaolmayan...

Olayı kişiselleştirmeden, karşımda duran kudretli duvara kafamı vuruyorum. Devamlı olarak bunu yapıyorum ve devamlı olarak o duvar hep burada. Araya girmek isteyen yaşlı adama dönüp;
-Bırak beni yoksa seni de öldürürüm diyorum.
Korkuyor bunak. Bana inanmış olamaz sadece kan onu korkutmuş olmalı… Ya da bakışlarımda vücut bulan fakat benim kaçırdığım bir hikâyeye takılmıştır kafası. Hızla ve tekrar tekrar kafamı vurmaya devam ediyorum. Fısıltılara kapatıyorum kendimi yinede içeri sızmakta üstüne yok fısıltıların. Susun artık. Etrafımda insanlar toplanıyor bu bir olay gibi. Aralarında ne konuştuklarını merak etmiyorum açıkçası, hakkımda ne düşündükleri umurumda değil şuan. Uzaktan izleyenler deli olduğumu düşünebilirler hatta cesaretle yakından bakmaya bile gelebilirler. Sorsalar fısıldamak yerine kendi içinde huzurlu bir teslimiyet anı bu derim. Acaba delilik böyle bir şey mi?

Kendimle tartışma halindeyim bunu sık sık yapsam da bu özel olayın burada kalabalığın içinde gerçekleşiyor olması benimde canımı sıkıyor. Dayanamıyorum. Kasılmalar başlıyor.
Gardayım ve perde açılıyor bırakın oynayayım hayatımı…

 Yolculuğum nereye belirsiz tıpkı yollar gibi... Belirsiz... Neden buraya geldim bilmiyorum. Öylesine olmalı. Belki hiç bir yere gitmem. Herhangi bir kente gitmek için gereken o lanet biletlerden almam ve o lanet trene de binmem ve o belirsiz yollardan birine düşmem... Evden hiçbir hazırlık yapmadan çıkmış olmalıyım. Saçlarım dağınık ve yanımda çantam yok. Saçlarım...
Kalbime yakışan taş duvarlarıyla gar da olmak iyi geliyor zorla buraya gömülecekmişim ve her gün birilerim buradan beni geçip gidecekmiş gibi o soğukluk o bekleme hali…
Cinnetin geçirilebileceği en değerli mevzi,  bir durak ve bir durak daha ve sonra patlarsın. Makinist frene bastığında sen hızlanırsın. Dünya hızlanır. Bakın İstasyon soğukluğu ellerime bulaşmış üzerinde bir parçada kan var. Kan önce sıcaktı sonra o da kaskatı kesildi. Kan üşüdü, eminim ben bir yere geç kaldım.

-Sus artık herkes gibi sessiz ol...
-İyide kimse sessiz değil ki.
-Onlar ses değil fısıltı!
İlerde bir kadın oturuyor. Kalabalığın içinde ama kalabalıktan ayrı. Sanki ortak anılarımız var gibi. Sanki onu çok önceden tanıyormuşum gibi. Bir tek o ilgilenmiyor olup bitenle. Aniden kesiyorum zamanı bileklerimi keser gibi.İleride dediysek aynı zaman diliminden bahsettiğimi kim söyledi sana? Net! Bu sahne bitti diyorum. Şimdi onun sahnesi var sırada. Burnumu çekiyorum.

Adımlarım nabzımla bir. Hızlı. Nabzım adımlarıma eş değer. Hızlı.
Yaklaşıyorum. Birine ihtiyacım var. Eğer onunla konuşabilirsem her nereye gidecekse oraya bilet alırım. Benimle konuşmalı. Bunu yapabilirim, yapabilir. Çantasına koyduğu makyaj malzemesi kadar yoldaşlık edebilirim bunu yapabilirim ona…

Hey sen kuduz ve yaşlı bir sokak iti gibi kendi kılcal damarlarına dön ve içinden bıçaklan... Dedim. Duymadı... Tanıyorum onu… Yo tanımıyorum.
Soluduğum havanın beni saran çemberinden çıkıyorum usul usul,( bireysel atmosferimin hep düzgün bir çemberden ziyade çevreye dikey olduğunu ve içerdeki sağanak iklimin nedeninin bu olduğuna inanırdım). Birkaç adım kaldı ve kalbim hızla çarpıyor. Ya sinirden ya da... Bilmiyorum. Yüzüme bakıyor. Ne söyleyeceğimi merak ediyor olmalı. Bende ne söyleyeceğimi merak ediyorum. Çevredekilerde ediyor olmalı.
Sizde ediyor olmalısınız.

-Adını bilmiyorum ama beni dinlemeni istiyorum. Konuşacak başka kimsem yok.
-Adını biliyorum ve konuşmak istemiyorum. Başka biri olduğun için değil. Konuşmayı sevmediğim için.

Bana dönüyor ve beni hatırlaman için sadece üç saniye veriyorum sana der gibi tekrar başını çeviriyor.

-Sanırım siz…
-Sanırım gitmem gerek. Bu arada bence kafandaki yarayı birine göstermelisin. Kanaman var. Dikiş atmaları gerekebilir.
-Kafamdaki yaraya sen bakamaz mısın? Numara yapma bana olur mu? Burada kalman gerek. Ya da beni de götürmen gerek.

Cevap vermeden uzaklaşıyor. Adımları sakin. Benden kaçmıyor bunu anlayabiliyorum. Belki kimseden kaçmıyor. Belki sadece yanlış bir zamandır. Belki de…   Yanağımdan süzülen sıcak kanı hissediyorum…

Üzerimde üç beş kol ama cümlelerden, yeni anlamlar yükleseniz de taşıyacaktırlar... Üzerimde birkaç göz anlamsız bakışlarımın üç noktası gibi üzerine çizgiler atarsanız anlam kazanacak ve bir ünlem kadar ciddi olacaktırlar. Orda ve orda ve sonra biraz da ordayım. Küçücük ziyaretler ve küçük kahkahalar… Geçen zamanın olağan tiktakları kulaklarımda sallanan küpe ve yeni saç kuyruklarım yakıştı bana... Rengim değişti sanki... Çehremde hala bir sol anahtarı var… Açarsam içeri girerim bundandır ki kapıda bekliyorum seni. ( ki bu zorlama olacaktır her türlü, cümle gereği afil meraklısı olduğum aşinadır. ) sakla beni ha... Ayak seslerini duyar gibiyim ama bu giderken kiler… En azından ışığı kapat ki rahat görebileyim... Gölgeler ışıkta saklanamaz tıpkı sahiplerinin karanlıkta saklanamadığı gibi.

Ağlamak istiyorum. Biraz önce en iyi arkadaşımı kaybetmiş gibiyim. Etraftaki meraklı kalabalığın gözleri hala üzerimde, bu beni daha çok geriyor. Dönüp bağırıyorum
-Siz neye bakıyorsunuz ha! Daha önce kavga eden bir çift görmediniz mi?
Söylediğim yalana inanmak istiyorum.
Kadın kayboluyor. Kendi kendimi yalancı çıkararak içten içe, her adımda benden biraz daha uzaklaşmasını dinliyorum. Tüm kalbimle bunu diliyorum. Tüm kalbimle…

Buradan giden: Bu bir nakarat… Emin olun uygun melodi bulunduğunda söylenmesi gereken şeylerden bahsetmek üzereyim; Belki de şimdiye kadar yolcu ettiğim herkessin sen. İçimden koptun. Adını bilmiyorum. Ama dinginliğini, saç rengini ve kokunu sevdim. Benimle gel desen gelebilirdim. Çünkü geri dönebileceğim bir yer yok. Gerçeğin asık suratını tokatlar gibi güldüğümde eşlik et bana kâfi. Hayır, adını biliyorum. Sadece ismini hiç sevmedim.

Hayatı adımlarken sık sık paltonun cebine soktuğun sol elini, gitmem gerek diyen içsesini göğüs kafesime teyelledim!
-Şarkıyı duyabiliyor musunuz?
-Duyamıyorlar…
-Hadi ya…
Gidiyor olmanı anlamaya çalışıyorum. Düşündüm de nereye kadar gidebilirsin ki? Hadi gidin şimdi gidilecekse gücüme.
-Hiçbir menzil kalbimden daha uzak değil ki…
-Bırak bunları haspam. Seni duyamaz.

Burada kalan: zihindeki şanlı raksımız bayatlarsa ve esnerse geri kalan ömrüm, kalan da olurum elbet... Matematiğe canımız feda. Biraz topla beni biraz toparla. Dağınık görünmek istemiyorum ya da çıkar at kendini benden bu bir işlemse eğer.
-Şarkıyı duyuyor musunuz? 
-Duymuyorlar…
-Hadi ya…
Caddedeyim. Yanımdan insanlar geçiyor. Hepsi beni izliyor hala. Kendimi reyting rekorları kıran o aptal dizilere benzetiyorum. Aptal bir tv kutusundan hayatınıza sıçramış gibi biri. Birini kolundan çekip neden bu halde olduğumu açıklamak istiyorum. Dudaklarımı aslında ben jiletledim bu yüzden biraz parça pinçik dilden getirdiklerim, kafatasımı da ben kırdım biliyor musunuz? Ama anlamayacaklar. Bu yüzden başka cümleler kurmalıyım. Biraz önce hayatımın aşkını kaybettim ve onu götüren trenin altına atladım desem?
-Saçma olur.
-Hiçbir tren dudaklarınızı kesip geçmez üstünüzden.
-Hadi ya.

Burada olan: Belki de çoktan onunla birlikte o trene bindim ve başını omzuma dayayıp kendini uykuya teslim etti. Belki göz kapaklarının üstüne doğru soluyorum nefesimi ve belki saçlarımı okşuyorum şuan. Geçecek diyor. Beni buldun ya… Hepsi geçecek. Hey sarhoşluğuma kendini de ekledi belki. Şuan olan her neyse bir rüya ve o yumuşak omzumda uyuyor. Rüyalar uyandığında biter kâbuslar ise daimidir…
-Şarkıyı duyuyor musunuz?
-Duymuyorlar…
-Hadi ya…
Ortada kırışık bir haz var, beynimi ütülemeyi kesin yine de.

Burada olmayan: Sadece ben ve siz. Hiçbirimiz aslında burada değiliz.

Ötenazi isteği talebe alınmayan bir tanrıyla kırıştırıyorum sanki ve ölümsüz olan fısıldamalar hafızamı okşuyor ve boşalıyor geçmişim. Kanlar içinde... Uyan ey Peru... Uyan ey Paris… Her kıta uyansın hadi. Bir çocuk, bir ev,  kolumda bir şırınga… Uyanın lan artık, çok yalnızım. Kaç gözüm var... Kaçı açık... Kaçı kapalı... Kaçtır yalnızım saatler içinde. Zamanın köşesinden kemirirken ömrümü…
  




Bitkisel bir hayata kırpıyorum gözlerimi. Aklımda çok şey var ama yanım hala boş. Sikerim öyle aklı, böyle boşluğu.
Kimseye bir şey söylemeden ilerliyorum denesem de kimse beni dinlemiyor ya da mevzu ne? Çaresizliğimi de içerlemiyorum artık aslında sadece... Ceplerimi yokluyorum öyle bir an aklıma gelmiş üzere gibi… Ceplerim boş çok şükür. Yani istesem de gidemezdim onunla, bir bilet alıp. Bu beni rahatlatıyor.
İlk defa parasız kalışıma seviniyorum. Yalnızlığıma bir bahane bu sanırım ama bu ilk bahanem değil.
Biri;
-Beyefendi bakar mısınız diyor.
-Giz, diyorum… Hırlar gibi. Giz’im ben
Vazgeçiyor her ne soracaksa. Uzaklaşıyor.

-Hoş Geldin.
Deyip ayrı gayrı gözetmeden soyunuyorum göbek bağımdan birkaç mum yaktıktan sonra,  çıplaklığıma tapınıp kendimi öldüreceğim birazdan ve birazdan tekrar doğacağım… Biraz saygı gösterin.

Dar ve karanlık bir sokağa daha giriyorum (yaşadığım dünyanın değişmeyen tek gerçeği dar ve karanlık sokaklarım). . . Önüme çıkan ilk evin 5 numaralı ziline basıyorum. Açan olmuyor.
-Şarkıyı duyuyor musunuz?
-Duymuyorlar…
-Hadi ya hala mı?
-Evet.
-Hadi ya…
Kanamam durdu gibi. Başım da ağrımıyor artık.Bir sigara yakıp islenirken  farkkettim ki (Daha fazla yazamayacağımı daha nasıl anlatabilirim). Kanamam durdu ve etraftakiler de bakmıyorlar, artık gitme zamanının yaklaşıyor… Hep zamanı gelecek!)
Bir şarkı yan tarafımda… singing if it be your will  dürtüp duruyor beni uyuz oluyorum. Ben kaşındıkça nota dökülüyor ki şuan ihtiyacım olan en son şey bile değil. Zaten bir sıralama da yapamayacak kadar kararsızım.
Kısa bir nakarat sonra. Doğum sancılarına benzeyen… Ki hiç sevmem sancı dediğinizi anlıyor musunuz?
Zile tekrar basıyorum. Açan olmuyor.
Sıradaki dar ve karanlık sokağı ve önüme ilk çıkan evin zilinden önce…
Söylemeye çalıştıklarımın hepsini fondip yapıp aklımın gümüş saplı mahcup kadınına, arkamı dönüyorum kendi adımımla.
Hepsi bu...

31 August 2010

Dört gözlü Çingene






Büyüyüp başka bir şey olmayı bekliyordum, tıpkı başka bir şeyin benim büyümemi beklediği gibi. Sokağımdaki dişi köpeklerin memelerinin neden bu kadar çirkin oldukları düşündüğüm ve bir türlü neden enine değil de vücutlarının uzunluğuna doğru evrildiğini anlayamadığım yıllardı…
Çok çocuklu oyunlar oynamaktansa yalnız benli oturmaları tercih ettiğim zamanlarda derin gözlükleriyle beni azarlayan babaannemin benden ne istediğini bir türlü anlayamıyordum. Üstelik ben yolun başında o ise yolun sonunda idi. Üs katta bana verdikleri odada dedemin kore harbinden sonra yanında getirdiği eski ama modern görüşlü dürbün ile özelikle geceleri onlar uyuduktan sonra sokağı gözlemeye bayılırdım…
Sonra hikâye benim odamın penceresinden kaçtı bir gün…
Tekrar onu bulduğumda penceremin neden bu tek yüzünde dört penceresi olan dört gözlü çirkin bir Çingen kadınını andıran eve baktığını anlamadığım evin önündeydi. Hikâye kendine yeni bir karakter bulmuştu bile saçlarının güzelliği, salakça bulduğum kırmızı tokalı ayakkabılarının üstüne giydiği kendisinde yaşça büyük elbisesi bana gelecekten bir vaad gibiydi ve vaadlere o kadar açtım ki ne dese inanabilirdim…
Bir dürbünle birini gözetleme rekorunu kıralı birkaç hafta geçmişti ve bu Çingenin dört gözünden birisini seçeli çok olduğu anlamında geliyordu. Diğer gözlerinden birisi sürekli kapalı idi geceleri yok denilebilecek kadar loş mum ışıkları olduğunu sandığım bir şeyler yanıyordu… Diğer gözler ise çok sıradandı…
Onu günün birçok saati izliyordum; Sabah kalktığımızda gecenin soğukluğunun betonları az önce becerip gittiği serinliğinde otur iken başlayıp, onun kafasını yorganın altına sokup uyuduğu saatlere kadar…
Elimde dürbün ile onunla göz göze gelip utancımdan yere kaç sefer uzandığımı ve pencerenin dibinde salyalarımla birlikte kaç kez uyuya kaldığımı anımsayamıyorum… Perdelerini açıp üstünü değiştirdiği birkaç seferde onu gözetliyor muyum diye bana baktığına şahit olduğum zamanlarda olmuştu.
Sabahın, gün ışığına direnerek parlamaya devam eden yıldızları evine gönderdiği saatlerde bizim ihtiyarları uyandırmadan kapının önüne çıkar bu vedalaşmayı izlerdim. Özelliklede son gidenin üzerinde annemin yaşadığını geceleri beni görmeye geldiğini ve bay gündüze oğlumu biraz daha görmem için izin ver diye yalvardığını düşünür üzülürdüm… Annemin gitmemekte çok inatçı olduğu bir sabah çirkin çingenin kapısı açıldı ve kıçımın sıcaklığını tamamen ele geçiren betona yanıma oturmaya gelen 15’inde bir tanrıça çıktı kapıdan. Bütün gece uyumamıştı sık sık pencereden dışarı bakıp kızgın bir şekilde kulaklarını tıkıyordu…
Yanıma geldi ve gürültüden uyuyamadığını söylerken annesinden çaldığına birkaç kez sahit olduğum sigarsından bir tane yaktı. Yakalanmaktan hiç korkmuyordu ve gözleri beynime buz sarkaçları saplıyordu… Bu ilk konuşmamız değildi ama ilk baş başa kalışımızdı… Sonrasındaki birçok günün sabahlarında beraber götümüzü dondurduk. Çingenin kapısının her aralandığında tanrıça çıkıyor ve diğer tanrıları aldatır gibi benimle buluşuyordu. Ama hep üzgün geliyordu…
Babaannemin mahallenin dedikodudan sorumlu olarak atadığına emin olduğum kadınla bir sohbetinde duyduklarım, O sürekli haftanın belirli günleri dört gözlü çingeni ziyaret eden çizgi romanlarımın mafya diye çizdiği karakterlere benzeyen adamları açıklıyordu ve annemin bakışları arasında her sabah flört ettiğim tanrıçamın yorgan altında gürültüden uyuyama nedenini de öğrensem de bu konuyu onun yanında açamayacak kadar meşgul idi kafam onunla.
Birbirimizi ilk öpmeyi denediğimiz sabahı her kadını öpmeden önce birkaç saniye hatırlarım hala. Çingenin dört gözünün de üzerimde olduğu hissettiğim ve annemim yıldızından beni izlediğini bildiğim için utanarak öptüğüm tanrıçamın yüzünü şimdilerde hatırlamakta ne zaman sıkıntı yaşasam gider soğuk betonlarda annemi ziyaret ederim. Ve dört gözlü çingenin nasılda yaşlandığını izlerken sonradan öz olmadığını öğrendiğim babaannemin “gene zaban köründe neydiyon buyu devrülesi yürü get yatana dediğini duyar gibiyim”…
Tanrıçamın sessizce bana doğru süzüldüğü kapıdan ilk girdiğimde 14 yaşımdaydım, çingenin ona ait gözünde çocukluğumu onun çırıl çıplak bedenine dokunduğum ilk ve tek seferde terk ettim ve tanrıçam annesinin mesleği icabı bir gün ansızın gidiverdi kollarımın arasından...
Dört gözlü çingen ile ben kalmıştık geride ve sonraları bende terk ettim çingeni arada ziyaretine gidip içinde bıraktığım çocukluğumun dedesinin eski dürbünü ile geleceğini gözetlemesine izin veriyorum ya da annemin kalmak için bay gündüze yalvarışına üzülüyorum…

31 July 2010

Alegra

Tanrının bir meleğinden koparıp attığı bir tüy kadar narindi, beklenmedik bir anda içeri usulca girip narin parmaklarının arasında şefkatle kavradığı sigarasını şehvetle dudaklarına götürdü. İlk fırt hemen falso verdi ve beklenen etkiyi yaratmadı sonra bir nefes daha aldı. Dudaklarından içeri aldığı her şey siyah olduğundan emin olduğum çamaşırının hemen altındaki göğüslerine dolduruyordu. Biraz daha dikkatli bakmamış olsaydım o anı büyülü bir an sanabilirdim ama değildi. Ucuz yırtmacının açığa çıkardığı sol bacağında alegra yazıyordu ve ben gülmemek için abartılı bir gayret sarf ediyordum, muhtemelen hınzır bir ifadeye terk ettiğim yüz kaslarım ve akabinde yavaş yavaş ayak bileğine doğru kayan bakışlarımla o an orada aklımdakilerle olmaması gereken tek şey bendim. Yüzüme bak dedi. Sesi oldukça sıradan olsa da… Hemen diyerek gözlerimi dudaklarında sabitledim. Kurmayı başardığımız ilk diyalog buydu. Yazarın repliklerdeki yetersizliği ortadaydı… Gereğinden fazla sessizce Ona doğru yaklaştım.


-İsterse “Dionysos” bizi affetmesin sevgili alegra ve isterse yapraklarımız bir daha yeşermesin. Belki biraz sarhoşluk çalıp ateş dolu kadehinden, derin bir yangın kaçırabiliriz aklımıza diye düşünmüştüm. Çıplaklığa teslim olmak gibi…
İçimde büyüyen haylaz kahkaha az daha benim olan cümleleri piç bırakacaktı, yo yo oldukça samimiydim ama kendimi bu kadar erken kaybetmemek için gülme fırsatını kaçırmamak istiyordum.  Fakat anında duruma müdahale edip kurduğum cümlelerin bende yarattığı kahkaha hissini bastırdım. Bunu yaparken birkaç sene evvel kaybettiğim sevgilimi ne kadar özlediğimi hatırladım ve bir an için kendimden utandım. Çabuk geçti. Sevgilim de burada olsa aynısını yapardı. Çok güzel dudakları vardı ve dişleri... Söyledikleriyle ilgilenmediğimi anlamamış olacak ki konuşmaya devam etti. Yazarın bundan sonra ne yapacağını gerçekten merak ediyordum lakin alegra’nın dudaklarının tadı kadar değil.

-Çıplak kalmaktan hoşlanmam bayım, yangın merdiveni nerede.

Diye sordu şimdiden sıkılmıştım. Anlaşılan gece boyu karşılıklı duygusal ataklar yapılacak ve en afili cümleleri kurarak sözde karşısındaki şahsı göt eden kurgusu zayıf ve olgunlaşmamış olsa da bu turu kazanacaktı.

Burada dedim kalbimin olduğunu düşündüğüm yeri sağ elimle göstererek. Ucuz bir hamle olsa da dikkatini çekmeyi başarmıştım saatlerdir esirgemeden benimle paylaştığı gözlerini kısarak kıpırdandı. Yanıma geldi ve elini işaret ettiğim yere doğru götürdü. Bana dokunmasından etkilenmiştim ama bunu belli edemezdim gözlerimi birkaç saniye kapatabilmek için vermeyeceğim şey yoktu ama oyunu da kaybetmek istemiyordum.

- Yanarak ölmeyi tercih ederim dedi adeta tıslayarak.Dudaklarının kenarından kanlar damlıyordu sanki şekerli ılık akıllımı baştan alıcı kan damlacıkları..

Elimi beline doladım. Kaçmaya çalışmadı. El bendeydi ve bu konuda iyi olduğunu bildiğim yazara güvenmekten başka sansım yoktu…

Her gece önüme konan bilançoyu soğukkanlılıkla temize çekiyorum. Birileri sürekli gidiyor, birilerinin üstüne devamlı çizgi çekiyorum. Bunun beni ne kadar yalnızlaştırdığını göremiyor musun? ( nefesimi ekonomik kullanmaya karar vererek ve dikkatimi alt dudaklarına yoğunlaşmış gibi göstererek vurucu bir cümle peşine düşüyorum.) oysa sen yanarak yok olmayı tercih ediyorsun demek. Ben seni çoğaltmaktan yanaydım kalbimi işaret ettiğimde. Elimi belinden çekip sırtımı dönüyorum (bir şeyi hiç istemeyipte size yazarın yaptırmasını burada anlamanızı beklemiyorum ama altını çizmeden edemeyeceğim) ve son hamlemi yapıyorum kendimden emin bir ses tonuyla. Diyelim ki sana yalan söyledim, ben bunu yalnızlığımdan yapıyorum. Peki ya sen? Bu yüzden sevgili alegra, masumiyet bana senden daha çok yakışıyor...


Metodoloji hanemize bir çizgi atıp beklemeye başlıyorum. Çok değil hemen sonra sıyrılıyor bedeni kollarımın arasından ve tereddütsüz bir şekilde kapıya doğru yöneliyor, ucuz yırtmacından ateşle fırlayan sol bacağı ne yapacağından emin gibi. Bu arada vereceği cevabı düşünmüş olmalı ki ben bundan eminim. El ona geçti ve kazanırsa eşiğin hemen ötesinde başka bir oyuna geçecek, ahenkle döndü;

-Yalnız olduğun için değil yalnız kalmamak için söylüyorsun bu yalanları… İşte bu yüzden yalnızlık bana senden daha çok yakışıyor. Dedi haklımıydı bilmiyorum zaten aklımdaki tek ateşli sol bacağı ve onu zapt edemeyen yırtmacı idi…

Bu gece olmamalıydı, olasıydı ama olmamalıydı. Bu gece yalnız kalmayı tercih etmesi işime gelmemişti... Ona yakışanları düşünmekten vazgeçip ikimize birden yakışacak bir kaç pozisyon hayal ettim iliklerimi gıcırdatarak.

Belki yeterince cesur değilim deyiverdim açımı hiç bozmadan. Yazardan teselli konuşması da beklemiyorum. Ama bittiğinin farkındayım. El bana dönmeyecek ve gittikçe arkeologların da ilgisini çekecek çiziklerle dolu bir eser olunda yolunda muhasebik çalışmalarıma devam edecektim...

-Masumiyetini hangimizin içinde kaybettin dedi ve gülümseyerek kapattı kapıyı. Dudaklarını ve dişlerini her santim etimde terletiyor olabilirdi bu olasıydı…

Beş dakika geçiyor ve kapı tekrar açılmıyor. Hayalini kurduğum son uzun diyalog içimde patlıyor. Gerçekten yazarı eleştirmek istiyordum ama sorunun bende olduğunu anladığım an da… Kronik bir sıkıntı kibirli ifademe musallat oluyor sanki. (ne de dramatik diyor içimdeki kahkaha)  10 dakika geçiyor kapı hala kapalı. O an içimdeki kahkahanın sesi kısılıyor. Çoğaltmaktan kastım bu değildi demek geçiyor içimden fakat daha fazla uğraşmıyorum büzülen dudaklarımı kapatıp, yüzüne ve ayak bileklerine bir çizgi atıyorum ateşli sol bacağına kıyamayarak...

13 February 2010

Dünya Bir Sahne


Koro ve başlıyoruz...
Üç…iki..bir.
Şarkı:
Şarkının çıplak kıralı
Arz it komintern’inin çıplak kralı.
Çıplak kralı…
Gökten düşen elmayı değil ayvayı yedik!
Ayvayı yedik.
Bir iki üç
Ve dikta
Bir iki üç
Ve kurban

Monarşi fenotipi romantiğin melankoli hasılatı
monarşi bilir erkek, bilir dişi ve bamya
lay lay lay

Perde açılır ama sahnedeki…
Sahne bir:

Sahnenin ortasında öylece toplanmış, mimikleri adeta birbirlerine çivili insan yığını, hep bir ağızdan susmaktadırlar. Ne bir hareket ne de tek bir söz...
(Seyirci burada bu tarihten mi gelir yoksa senaryodan mı diye düşünür.)
Işıklar spot başlarında serserice dolaşan sinekleri(bu seyirci için tuzaktır, spotların gösterdiklerine bayılırlar), sözcü işaret parmağını göstermektedir.
Havada ayrılık kokusu varmışçasına ayinsel bir görüntü... (Seyirci havayı koklar)
Kalabalık hep bir gözden ve hayretle sözcünün işaret parmağına baktı.
Sözcünün hafif tombul işaret parmağı gökyüzünü gösteriyordu.
(Seyirci meraklanır)
Derken olan oldu ve gökyüzünden kanlar içinde bir cisim sahneye düşüverdi... Bu belki de kapital tanrılarının ekonomi kitaplarında sıkça bahsettiği iblis dölüydü.

Baktılar… Baktılar... Baktılar...
Yüzü kendilerine benzer ama kanlı. Gözü kendilerine benzer ama canlı. Eli kendilerine benzer lakin nasırlı…
Sahnenin ortasında öylece duran yaralı cisim hafifçe kımıldadı ve sonra ağır ağır kalkmaya başladı titreyen dizleri üzerinde zar zor. Acı çekiyor gibiydi ama alışmış olmalıydı.
Önce sağa sonra sola sonra tekrar sağa baktı.
İçine liberal kaçmış sözcü bir adım öne çıktı.
Sözcü: Bre sefil yaralı nerden geldin sen böyle.
(Kalabalık buradan sonra sözcünün arkasındadır, sözcü ise bir adım önde!)
Yaralı: Nasıl yani gökten zembille indim ya az önce…
(kalabalık ürktü ve hep birden tek adım sözcünün götüne kaçtı.)
Işıklar söner…
Yönetmenin müdahalesi (sahne dışı sahne)
Yönetmen: Bir dakika bir dakika nedir bu böyle biri bana açıklayabilir mi? Oyun böyle değildi ki. Bunun neresi oyun?
Müdahaleyi sevmeyen kişi: Patron biraz daha izleyip öyle karar verseniz. İnanın sonunu bu defa bağlayabildik.
Yönetmen: Bana patron demeyi kes lütfen. Ayrıca şu komik gözlükleri de çıkar lütfen gözünden.
(Seyirci patronu yani yönetmeni sevmedi)
Yönetmenin suskuyla imtihanı (Sahne dışı ve ışıksız)
.....................................
Sahne 2:
Sağa sola kaçışan kalabalık aniden durdu ve gözlerinize kaçan biber gazını salata sosu sanıp mağdur oluyoruz mağdur dedikten sonra. Manavlara yüklenen bedenlerini geri geri getirip istop etti.
Stop...
Sözcü tüm heybetiyle öylece donakalmış kalabalığın arasından geçti ve kocaman cüssesiyle sahneyi doldurdu ya da dolu hissettirdi.
Tekrar aynı işaret parmağını kaldırarak konuşmaya başladı.
Sözcü: Sayın İmparatorcular, imamlar, mebuslar, televizyon ekranları, Cumhuriyetçiler ve metropoliten şehir haritalarının güzide konukları. Orta yerde duran bu adam kendi hayatının seyrine seyirci kalmayarak büyük bir günah işlemiştir. Yüzünden akan günahkâr kan ellerimize bulaşmadan ve gündelik hayat trafiğimiz söyleyeceği saçma sapan sözler yüzünden tıkanmaya başlamadan evvel gereği yapılmalıdır.(seyirci nasıl tepki vereceği konusunda kararsızdır)
Kalabalıktan bir uğultu yükseldi sonra hemen durdu.
İçlerinden biri yavaşça orta parmağını kaldırarak söz istedi.
İçlerinden biri: Yani öldürecek miyiz?
Olan biten karşısında dehşete kapılmış yaralı aniden öne çıktı;
Yaralı: Eyyy budala güvenlik kordonlarının ip cambazları, haber bülteni propaganda kreşendosu, çift tiyatro işgal impromptusu ve piyano piyano…
Bacaksız, setinden kaçan küçük çocuk...
Çocuk öne çıktı ve elindeki balonu patlattı.
Yaralı: Metropolis ayaktopu cemiyetleri bana bakınız. Görüyorum ki bugün burada hakkımda verilen ölüm fermanına karşı benden disiplinli bir sessizlik ve sersemletici bir teslim olma bekliyorsunuz. Lakin kendi yok oluşuma kayıtsız kalmamış olmam beni ölüm vesilesiyle sonsuz bir eylemsizliğe teslim etmek üzere.Tanrının merhametinden ve toplumun derin vicdanından aşağı itilmek suretiyle kovulmuş talihsiz bedenimdeki yaralara aldırmadan ellerinizdeki geleneksel silahlarla bana saldırmaya devam ediyorsunuz. Eyy her ölüye amin alayı bunu nasıl merhametsizce önüme sunabilirsiniz.
(seyirci yaralının mücadelesini hayranlıkla sadece izler)
Sözcü: Önüne sunmayacağız, ölüme sunacağız. nekropolis demo şarkısı bugün senin için çalacak. İsyan ateşinde yanan zavallı bir ruh olarak tarihe gömüleceksin. Sakın bize gaz vermeye kalkma (kalabalığa dönerek) ve sizlerde sakın gaza gelmeyin. İmparator mevzisi kırmızıçizgilerle işaretlenmiştir. Temaşa bağımlısı genç talebeler ve ağzı sadece sözde insanlık nidaları atan geveze moronlar bilmelisiniz ki işlenen hiç bir suç cezasız kalmaz.
Kalabalık: Kalmaz
Sözcü: Ha şöyle
Yaralı: Nasıl ya?
Sahne 3:
Sahnenin ortasına getirilen elektrikli süpürgenin fişi yaralıya takılır. Kalabalık sesiz ve heyecanlıdır. Acıdan kıvrandığı belli olan yaralı itilmek suretiyle en öne getirilir. Tam düğmeye basılacakken sahne kararır.
Sözcü: Hay aksi elektrikler mi kesildi yine. Bu ne kepazelik canım ağız tadıyla bir isyancı öldüremeyecek miyiz şurada. Jeneratörü getirin çabuk.
Koşuşturmaca falan filan ve ışıklar tekrar yanar.
Yaralı ortada yoktur.
Kalabalık: (hep bir ağızdan) wowwwww
Sözcü: (tek başına) fuckk
Kalabalık: (Her zamanki gibi)Âmin!
Koro ve bitiriyoruz
SON ŞARKI:
Münferit cesaret kelebeği uçtu.
Fazilet saatinde herkes uyudu.
Sözcü buna çok kızdı ve kızardı…
Sözcü papuçu yarım çık dışarıya insan asalım.
Sözcü papuçu yarım çık dışarıya insan asalım.
Hafif meşrep akademi sirki bu yüzyılda kılıfını deldi.
Sahnelenen demokrasi, oynanan demokrasi.
Şimdi başkan yukarda ve tanrılar kitaplarda...
Birkaç sayfa.
Metastaz yapar.
Metastaz yapar.
(Sahne dışı sahne)
Yönetmen: Sonunu bağlayamamışsınız.
Müdahaleyi sevmeyen kişi: Biz yapamadık belki izleyenler bir yere bağlar ne diyim şimdi.
Yönetmen: Gözlüklerini hala çıkarmamışsın
Müdahaleyi sevmeyen kişi: hööö
(Sahne dışı sahne sessiz)
Perde kapanır, sözcünün işaret parmağı olmasa da seyirci gökten inen yaralıyı görmüştür yaralı elinde bir aynayla seyirciyi selamlamaktadır.
Seyirci aynada gördüklerini alkışlar.
Kıyamet gibi…

25 December 2009

Barda



Hissiyatım eskiden bar olduğunu düşündüğüm ahşap bir yerde uyandı; her yer göze hitap edecek kadar tozla kaplı ve en doğal olabilecek şekilde birbirlerine örümcek ağlarıyla bağlanmış... İçeri birkaç ufak delikten cılız ışıklar süzülüyor, tıpkı anahtar deliğinden kendinden on yaş büyük bir kadını gözetleyen bir bakış kadar erotik “o an”
Tozların hareketi o kadar karışık ver bir o kadar da sürekli özgürlük şarkılarıyla dans ediyorlar belki, buradan dışarı çıkan bütün delikleri kapatanlara nispet yaparcasına. Birkaç ufak sürüngenin ayak izlerinden başka bir şey kalmamış sanılıyor ilk bakışta…

Sandalyeler hala sonsuz saygıyla ayakta duruyorlar masaların etrafında, her masanın sandalyeleri onlar, kim ihtiyaç duysa yanına alıyor hatta bazen soruyor;
-pardon, sandalyeyi alabilir miyim?
-Tabi buyurun...ve hoop başka bir masanın koynuna…eski masada biraz iz bırakıyor bu ayrılık, boşluğu hemen hissediliyor.Hafızasında dünyaları bile barındıran insan bile unutuyor… bu hangi ağaçtan yontma olduğu bilinmeyen masa mı unutmayacak şu bi yanındaki boşluğu…
Hafif bir şok gözlerini kapadım aklımın birkaç saniye…
İnsanların sesleri uğul uğul kulağımda ışıklar olmadığı kadar çoğaldı. Ahşap kaplama bu sefer tertemiz görünüyor üstündeki insan tozcuklarına rağmen. İçine su dolan cam sesi şırrrşşşşş sürekli duyuyorum ardından hafif bir tak… Kahkahalar yağmurla beraber ne amacı olduğunu bilmeyen gök gürültüsü gibi… Dın dın dıınn piyana kendini sıyırıyor arka plandan kimsenin onu dinlemediğini sanırken keman karşılık veriyor yakında bir yerden kıytttttt kıııııtyyyy mest oluyor piyano piyanistin parmaklarında hayatın da gördüğü en güzel kadın bu parçada keman… Beyaz tüllerle çevrili kerpiç bir çöl evi gecesi balkonda, keman da eşlik ediyor piyanoya serin çöl sıcağında dudak dudağa herkesin kulağında…

Kendi etrafıma bakıyorum renkli renkli şişelerle dolu raflar arada bir kadın gidip geliyor ellerini dokunuyor. Kaba saba bir kadın sismik hareketlerin sonunda bilinçsizce dışarı fışkıran lavlar gibi taşmış memeleri dışarı ama kimse görmüyor arada onun yaptığı şeyin aynısını yapan orta yaşlı alt dudağına sarmaşık gibi sarkmış bıyıkları sigara içmekten sararmış, o memelere bu bıyıklar dedirtiyor “o an”…
Şırrrll tak…
-Agasiya hanımla bana birer bira…
-Hemen geliyor.. eller elinde bardakla yaklaşıyor sonra bardak doluyor tak ile bitiyor, Her elin dokunuşunda sanki içimden biraz biraz azalıyor bir şeyler…
Bu aralar bana ilgi göstermiyorsun eskisi gibi değiliz deki ayrılmak istiyorumu anlamak istemeyen ama adı gibi bilen sevgili gibi anlıyorum... Koca barda insancıklarla tek bağlantısı ufacık musluğu olan zavallı bir fıçıyım ben. İstediği alınana kadar musluğuna dokunulan ve her dokunuşa samimice akan zavallı bir fıçı… Tanıyorum beni “o an”

Hızla başa dönüyorum tozlu dünyaya barın üzerinde değilim artık zaten yerde kırık dökük kalmışım içim bile yok artıkDöküntü yerin döküntüsü olmuşum amına kodumun bardakları…

08 December 2009

Manusal Kısa Film (Duygulu rüyalar)

Sahne- 1
Beyoğlu’nun karanlık bir arka sokağını bir kaç sokak lambası aydınlatmaktadır. Buna rağmen sokak yer yer karanlığa teslim olmuştur. Hava yağmurlu olmamasına rağmen kaldırımların çamuru ve su birikintileri yağmur yağalı az bir süre geçtiğini göstermektedir... Sokak boş, loş, pis ve dardır. Sokakların arasında yarı karanlığa terk edilmiş bir sokak…





Köşeden bir adam sokağa sokak lambası altından giriş yapar... Sokak lambasının altında durur bir sigara yakar .(Kamera ışığın gücüyle büyümüş olan adamın gölgesinden adama doğru yaklaşır.)Diğer elinde bir bira şişesi vardır. Sokağın yukarısına doğru biraz yürür, ayak sesleri dar sokakta duvarlarda yankılanmaktadır. Karanlık bir köşede eski kaportası sprey boyalarla boyanmış bir arabanın köşesine ilişir ve birasından bir yudum alır. Sokağın bir yukarısına bir de aşağısına göz atar. (kamera adamın gözlerinden sokağı perspektif olarak gösterir). Sokakta birkaç sokak kedisi haricinde kimsenin olmadığı net şekilde görülür. Saatine bakar. Şişeyi kafasına dikerek birasını bitirir. Şişeyi omzundan arkaya rastgele fırlatır. Şişenin bir yerlerde duvara çarparak parçalanma sesi gelir. Adam tekrar saatine bakar.
O sırada adamın daha önce çıktığı köşeden bir kadın çıkar. İnce askılı hafif kumaştan beyaz elbisesinin tülümsü etekleri uçuşmaktadır. Sokağın aşağısına doğru adamın bulunduğu yerin tersi yöne yürümeye başlar. Adamı görmemiştir. Adam sigarasını yere atar ve kadını sokak lambalarının aydınlattığı taraftan değil, sokağın karanlık tarafından kadını izlemeye başlar. 10-15 adım attıktan sonra bir sokağın köşesinde durmakta olan sokak köpeği havayı koklar. Kadının kokusunu almış gibi gözlerini kadına diker ve yaklaşmasını bekler. Kadın köpeğin önünden geçtiğinde o da kadını izlemeye başlar. (kamera adamın gözünden 10 adım ilerde sokak köpeğini ve 10 adım ilerde kadını görmektedir.)
Kadın durur, sigara çantasından sigara çıkarır ve yakar.(Kamera çakmakla beraber kadının kırmızı dudaklarının arasına götürdüğü sigarayı yakmaya gider) O sırada adam da durmuştur. Köpek ise kadına yaklaşır ve burnunu koklamak için yaklaştırır. Kadın ağzında sigara köpeğin kafasını 2 eliyle okşar. Sonra yürümeye devam eder. Köpek olduğu yerde durur ve kadının uzaklaşmasını seyreder. (kamera yerden köpek gözüyle kadının arkasından bakmaktadır, tam kadın başka bir köşeden sola dönerek sahneden çıktığında birdenbire görüntü dönerek kamera yere devrilir, köpeğin yere yuvarlandığını belirtmektedir). 

Adam köpeğe saldırıp bıçağını boğazına saplamıştır. Bir sonraki sahnede adamın göğsünden köpeğin kalbini çıkarttığını ve avucuna alarak alelacele bir mendile koyduğunu görüyoruz. Sonra koşarak kadının kaybolduğu köşeden adam da kaybolur. Sokak bir müddet sessiz kalır.(Kamera hala köpeğin ölü gözlerindedir)


Sahne 2-
Beyoğlu’nun kalabalık sokaklarından birinde (nevizade olabilir) her yerden başka müzik gelmekte, köşe başında duran garsonlar kadını içeri çağırmakta, kadın ise kalabalığı ite kaka ilerlemektedir. (kamera tam kadının ensesinde, sırtını gösteriyor). 


Adam belli bir mesafeden kalabalığı daha sert hareketlerle iterek bir yandan kadını gözden kaçırmamaya çalışmaktadır. Sağ eli ise montunun sol cebinin üzerinde köpeğin kalbini koyduğu yerdedir. Bir müddet kadını izler. Kadın çok kalabalık bir bara girip köşede tek kişilik küçük bir tahta masaya oturur. Sigara çantasından sigara çıkarır ve yakar.(Kamera çakmakla beraber kadının dudaklarından enfes bir sunum daha yapar)Adam ise bar kısmına gidip önce kendine bir içki söyler, gözleri kadının üstündedir, tek dikişte içkisini bitirdikten sonra sert sayılabilecek bir şekilde bardağı barın üstüne koyar. O sırada barın üstünde kasanın yanında hesap götürmekte kullanılan tahta kutulardan görür. Bir tanesini alarak kalbi mendilden çıkarır ve bu tahta kutunun içine koyar. Bir müddet köpek kalbine baktıktan sonra kapatır. Kadına tekrar göz atar. Sonunda kadına doğru ilerleyerek kutuyu masaya bırakır. Kadın o sırada gözlerini içtiği biradan kaldırır adama bakar (burada ikince bir emre kadar kamera adamın gözlerinden etrafı görmektedir) sonra kutuya bakar. Adam kutuyu "senin" der gibi bir baş hareketiyle kadına doğru iter. Kadın kutuyu alır. (kamera adamın gözlerinden).Önce hafifçe sallayarak içinde ne olduğunu anlamaya çalışır. Sonra kulağını yaklaştırır. (kadın kulağını kutuya yaklaştırdığında kamera etrafı adamın gözlerinden görmektedir ve birden bütün sesler silinerek sadece çok hızlı ve güçlü atan bir kalbin sesi duyulur. Görüntü kalbin ritmine göre bulanıklaşıp netleşmektedir.)

Sahne 3-
(Kamera kadının gözlerinden etrafı görmektedir.) Elindeki kutuyu masaya koyar. Kapağını hafifçe açar. (Kamera adamın gözlerinden etrafı görmektedir. ) Kadın köpek kalbini görünce mutlulukla gülümser. İşaret parmağını kalbin üstüne dokundurur ve hafif hareketlerle dürter. 

Suratı mutlu ifadeden şüpheye dönüşür, şaşırmış bir ifadeyle adama bakar. Sonra kanlanan parmağını ağzına götürür ve yalar. Şuh bir ifadeyle parmağını emerken, kanın tadını alır suratı tehtidkar bir ifadeye bürünür. O sırada birden bardaki herkes adamın üzerine yürümeye, omzundan ittirmeye ve hep bir ağızdan "köpek, köpek, defolsana köpek... Ne işin var burada köpek" diye bağırmaya başlarlar (sesler barın kalabalık sesine, müziğe karışarak yankılanarak gelmektedir). Kalabalık adamı ortasına alıp artık kaçacak yer bırakmamıştır. Adam panik halindedir. Kadın ise kalbe parmağını dokundurup dokundurup şuh ve tehtidkar bir sırıtışla kanlı parmağını emmeye devam etmektedir.

(Kamera kalabalığın gözünden adamı göstermektedir.) Üstünde kan lekesi ya da bir köpeğin göğsünü yarıp kalbini çıkardığını hatırlatan hiçbir iz yoktur. (Kamera adamın gözlerinden kalabalığa bakar)Kalabalıktan iri yarı birisi dayanamayıp adama sağlam bir yumrukla onu yere yıkmıştır.(Kamera burada devrilir ve kalabalığın ayaklarını göstermektedir) Kalabalık galeyana gelip adama çullanmıştır.(Kamera kadının gözünden kalabalığı ve artık göremediği adamı gösterir.)Kadın adamı umursamaz bir şekilde kalbi eline alır ve kulağına yaklaştırır…

Sahne 4-
Adam yataktan sıçrayarak kan ter içinde bağırarak uyanır. (Kamera başka göz olmadığından adamın gözünden yeni mekânı göstermektedir.)Görüntü netleşmeye başlar burası adamın evidir ve etraf kıyafetlerle oldukça dağınık görünmektedir yatağın üstünde ki ince kumaş file etekli beyaz elbiseye gözü takılır adamın ve yanına sol tarafına döner kamera, bütün çıplaklığıyla ve enfes güzelliğiyle kadın uyumaktadır…
(Duyulan tek ses kalp atışıdır.)