Pages

Showing posts with label omg. Show all posts
Showing posts with label omg. Show all posts

30 June 2012

“Şemspare”



Yeni yetme bir gençken, televizyonda Sibel Can’ın verdiği kilolarla ilgili haberleri gördüğümde anlardım yazın geldiğini. Külotlarıyla denize dalan çocuklarla, Modern Talking şarkıları ya da TRT’de sürekli dönen “bilmem kimin son kaseti müzik marketlerde” reklamlarıyla karşılaştığımda… Çocuk kafasıyla akıl erdiremezdim gencecik bir insanın önünde uzun yıllar varken neden “son” kasetini çıkardığını. Aradan yıllar geçti. Suphi Taşhan’ın çok sevdiğim “Bahar beklediğimi getirmedi / Bahar yine gelir” dizelerindeki gibi bekledim her yeni yazı. Sembollerden ve medyadan uzaklaştım büyüdükçe, kitaplara dadandım. Aynı kitabın erkekler ve kadınlar için ayrı renklerle basılmasının akıl edilemediği, satışların ve yazım serüveninin yaz sezonuna göre şekillenmediği zamanları gördüğüm için şanslı sayıyorum kendimi.
Yaz mevsimi, popüler isimlerin edebi nitelikten yoksun kitaplarını, çok okuduğunu dosta düşmana göstermek isteyenler için bulunmaz fırsat olmaya başladı, son yıllarda. Bir zamanlar, Sanat Cephesi dergisini çıkarırken, Olcaytu Ulaş’ın “Tatilde Kitap Okuyacaklar İçin ‘Süper Mega’ Kılavuz” başlıklı, matrak, ironik ve gerçekte hiç olmamış kitap isimleri ve kapak grafikleriyle dolu “hayali” bir yazısını yayımlamıştık. Yazıyı okuyan ve bahsi geçen kitaplara ulaşamayanlardan epey e-mail aldığımızı hatırlıyorum. Kapitalizm, kültürü hegemonyasına aldığından beri okur sayısını arttırmak için her ülkenin bir “şezlong okuma kültürü” oluşturması gerekiyormuş meğer…
Yok, eğer gerekmiyorsa, Elif Şafak niye var?
Eskiden, karpuz kabuğu düşmesi beklenirdi denize girmek için. Şimdilerde Serdar Ortaç’ın albüm, Elif Şafak’ın kitap çıkarması gerekiyor, bilindiği üzere. Elif Şafak, edebiyatın Serdar Ortaç’ıdır desem çok mu ağır olur bu durumda? Bence olmaz. Reklamlarda boy gösteren Mevlâna aşığı Elif Hanım ya da yayınevi, bu tabiri de bir reklam malzemesi olarak kullanabilir pekâlâ. Bu kadar uzattıktan sonra sadede gelemeden anlamışsınızdır Şafak’ın yeni çıkan kitabı “Şemspare”den bahsettiğimi.
Kitabın arka kapağında yazan ve tanıtım bülteninde de geçen şu satırlara bakalım:
"Gönülden yazılmış her roman, her hikâye, her kelime bir şemsparedir...
Güneş parçası…
Kararır gökyüzü bazen;
kasvetli bulutlar kaplar semayı.
Hayatın ritmi durağanlaşır, sohbetler bildikleşir,
içimizde birikir yalnızlık hissi.
Nasıl özleriz güneşi o zaman,
griler içinde aradığımız
bir tutam renk demeti.
Peri tozu gibi, inceden.

Gönülden yazılmış her roman,
her hikâye, her kelime
bir şemsparedir
Güneş parçası

Düşer omuzlarımıza,
kar tanesi gibi usulca,
yağmur gibi yıkar ruhumuzu, arındırır tozdan kirden tekdüzeliklerden..."
Yazar hanımefendinin Şems aşkından henüz bayılmayan, gına gelmeyen ve bu yazıyı hasbelkader okuyacak olan okurlara söylemek isterim ki, arka kapaktaki uyanıklığa tav olup da kitabı roman zannetmeyin. Hatta yeni ve özgün bir eser de değil… Elif Şafak, 2010’dan beri Habertürk gazetesindeki yazılarını toplamış kitapta, hepsi bu. Ama ne kitabın sunumunda ne de arka kitapta bunu belirten bir ifade yok. Üstelik yayınevinin birinci baskı adedi yüz bin, şaka değil. Bu, en basit tabiriyle, okurları söğüşlemeyi adet haline gelen Yazar-Yayınevi A.Ş.’nin “tüketicilerini” kazıklamasıdır, benden söylemesi. Tüm yazılara Habertürk’ün arşivinden ulaşmak varken, bile bile lades diyenlere ise bir anımsatma daha yapmak isterim: Habertürk, bu yazılar için Elif Şafak’a telif ödemiştir, kaldı ki bu yazarın en doğal hakkıdır. Aynı yazar, aynı yazılardan ikinci defa ve yüklü bir meblağ kazanmayı sadık okuyucularını kullanarak hedeflemektedir ki, bu da -yine- en hafif tabiriyle hinliktir; pazarlama başarısı için göbek atmaktır. Serdar Ortaç’ın bir ara pek revaçta olan “binlerce dansöz var” şarkısında Elif Şafak’ı, Elif Şafak kitaplarındaysa Serdar Ortaç’ı hatırlamak tesadüf değildir. Serdar Ortaç, müziğin Elif Şafak’ıdır.
Bir önceki kitabının kapağında girdiği erkek kılığı ve Şems(iye)pare’de yukarı doğru yükselen rengârenk şemsiyeler basit birer sahne şovudur. O şemsiyeler renkleri itibariyle her mayo ve bikiniyle uyum sağlayabilir, şezlong okuyucuları için. Yazarın bir sonraki ticari başarısı, Mevlâna-Şems bağlamında diyet kitapları ya da “annelik” kitapları olabilir. Malum yaz sıcaklarında kuantum fiziği satacak hali yok…
Bu yazı, benzer hava muhalefeti sebebiyle bu kadar sulanmadı; yazarın kendisine borçluyuz. Ancak bile-isteye sulandırmam gerekseydi, “Şemspare” ismine ve niyetine girmeksizin, bu ismin bana en başından beri “Şekerpare”yi çağrıştırmasına değinirdim. Hem tatlısına, hem de Şener Şen ile İlyas Salman’ın başrolde oynadığı aynı isimli filmine. Hem nalına, hem mıhına… Siz de defalarca seyretmişsinizdir filmi. “Şekerpare”yi Yaprak Özdemiroğlu, genelev patroniçesini Neriman Köksal, kız kurusunu ise Ayşen Gruda oynar… “Ay, nomohrem var” repliği ilk akla gelen olsa da, Şener Şen’in filmdeki şu sorusunu da yeniden hatırlamak gerekir: “Neydi o hamur tatlısı karının adı?”
Repliğin devamını merak ediyorsanız, -televizyonlardaki sansürlü versiyonları dışında- bir kere daha izlemenizi önerebilirim. Elif Şafak’ın haşlanmış çay tadındaki kitaplarından daha fazla keyif alacağınızı garanti ediyorum.

Hüseyin Çukur 

05 June 2012

Dokumacı Kızlar Yalelli



Başbakan demiş ki;
“Kürtaj cinayet” Bundan sonra dokumacı kızlar kürtaj yapmayacak. Hatta sezaryen da yapmasınlar. Yasaklayacağız. Yazmayayım dedim ama günlerdir okuduklarım ben de ne sabır bıraktı ne de sinir.

    İsimi lazım değil O-Çocuğu bir bakan da çıkar ve derki,
Siz tecavüzden sonra hamile kalırsanız, doğurun devlet olarak biz bakarız. İnsanın kanı donuyor. Bu artık insan haklarının en temel kanunlarını sikti attı. Daha laf söylenmez bunun üzerine. 
   
    Sınıfta nedendir bilmem sohbet açıldı. Kız dedi ki doğmamış çocuğu öldürüyorlar kürtajla cinayet bu falan gibisine laflar etti. Konuyla ilgili iki cümlelik bilgisi olmadığı kesin. Tepem attı ama sesimi çıkarmadım. Körü körüne bağlanmış durumda insanlar. 
    Cinayetten bahsediyorlar da, Türkiye de yıllık ortalama 100 den fazla işçi iş kazasında ölüyor. Bunların %98 ‘inin güvenlik ihlali raporu var. Açlıktan ölen insan sayısı ortalama 200.Son beş yılda 900’den fazla asker ve polis şehit düştü. Türkiye de her 3 ayda bir ortalama 500 kadın tecavüze uğruyor. Bu cesaret edip ihbar edenlerin rakamı. Gerçek rakamın 3 ayda 2000 vakayı bulduğu söyleniyor. 
    Yani bu kadar boş bir lafı söylemeye cesaret etmeleri bile suç bana sorarsanız. Ben o türbanın takılmasına karşı falan değilim ama bir başlangıç hep söyledim. Mevzu kadınların evde sadece sevişmek için beklediği bir toplum hayali. Toplumda kadınlara bakılan biçilen rol hali hazırda içler acısıyken… Neyse keyfimi bozmayacağım dokumacı kızlar yalelli ya Allah!
    Geçenler de bir haber daha okudum. Bir kadın bir erkek diye bir dizi var. Ben pek izlemesem de fena bir dizi değildi en azından bir farkı vardı. Malum çiftimiz birlikte yaşıyordu ama evli değildi. Rütük diziyi yasaklama tehdidi ile çiftimizi evlendirmiş. Neymiş, evlilik dışı yaşama özendiriyormuş.Eee sabır sabır.
  Pompacı kızlar ne ya ?

21 December 2011

Bir Cümlecik



Zaman içinde olasılıksızlık evreninde bir birine teğet geçen paralel hayatların oluşturduğu hüzünlü paradoksun kurgulanmasında ele alınan tezlerin el yakan sentezlerinden çıkan durumun, antiteze yenik düşen kısımlarını hiçe sayan yadsıma gerçeğinin oluşturduğu kaosun dış dünyaya sunulamayacak dışavurunamazlığın içinde yarattığı periyodik sıkıntıların geçişken sınırlarını yaşarken; doğal seleksiyonun bir getirisi olan iç bükey dalgaların birbirine çarpmaları sonucu oluşturdukları, dış bükey dalgalanmaların radyoaktiviteye maruz kalan yerlerini, bir gece önceden ayıklayıp hasır altında bekletmiş, hafif ritim eşliğinde raksa durmuş hezeyan kökünü uygun bölgeye tatbiki sağlanarak, doğal yollardan adapte sorunu giderilmiş ve seri dalgaların bol dalgalı serilerinden payını alarak havalı görünmeye çalışan 3 günlük içi yarı dolu yemek tabağımın, beynimde uyardığı semptomların uykudayken oluşturdukları bir gerçeğim kalıntısı olarak kırılmış paralel gerçeklik evreninin vurgusunun ifşasını; sekiz yaşındaki kardeşime ait olan ve ben vurduktan sonra seke seke ilerleyen bir plastik topun ilk sıçrayışındaki yüksekliğin bir öncekine oranla giderek azalması sonucu ortaya çıkan realitenin, düş gücüne indirgenmesi halinde saptanan sapmaların toplanarak yer kabuğunda oluşturdukları çukurun dibinden yükseğe çıkım istençlerinin doğurduğu devinimlerle açıklanmış ve oda sıcaklığında terlemekte olan hatunun göğüslerini hayal etmek yerine, yine aynı sıcaklıkta nereden aklıma geldiğini bilinmeyen civanın, bilinen yerlerinden sıkılıp kimsenin bilmediği yerlerine biraz toz kükürt serpiştirerek, lizaozam zarı delinen bir hipotamın sindirim enzimlerini stoplazmaya dağıtılmış, golgi aygıtına hasret yüklenmiş olup endoplazmikretikulum dediğimde böyle bir kulluktan haz etmediğini söyleyen tanrıya, kızarken artmakta olan adrenalinin beni ne kadar cool gösterdiğini dile getirerek, dağınık elektrotlarımı dış dünyaya tasarruf amacı gütmeden aksederken, terlemekte olan hatunun göğüslerini gerçekten merak ettiğimi dile getirmek isterim pek değerli dostlarım.(nokta)      

21 November 2011

"A Quiet Mind"- Blue October

In the back of a cave, where the rest of us go.


 

A slow strangle with feet on the floor
I've got 14 angels and we're sleeping alone
In the back of a cave, where the rest of us go
To feel normal

I call baby up. Leave me alone.
I'm in pain but I won't let you band-aid the wound
I'm mad at a stage where I can't even handle my own

Give me a quiet mind and I...
I love you
You give me a quiet mind and I...
I love you
Until the end

Give me strength to be kind... To combine
All the good things in life that were so hard to find
But I have and I won't let them go like I do with my friends

Still bearing voices... From front... From behind
They're the reasons I choose... When to live... How to die
When to cast... When to reel
When to buy... When to steal
When to fiend for the friends that taught me
Being inappropriate will

Give me a quiet mind and I...
I love you
You give me a quiet mind and I...
I love you
Till the end

10 November 2011

Masalların Makus Tarihi


Prensler on yıldan fazla süre boyunca okula gitmişler midir acaba? Alttan kalan derslerle uğraşırken ikinci üniversiteyle uğraşmışla mıdır? Ya da ne bileyim ölmüş hatunu steril bir öpücükle uyandırırken ekolojik sistemi uğrattıkları zararı düşünmüşler miydi?


Peki, prenseslere ne desek? Pireler uğruna işkillenip koca yorganı yakanlar varken neden tanımadığı kimselerin verdiği elmayı yiyecek kadar aptal, bir şeyler örerken ya da dikerken zehirli iğneyi parmağına batıracak kadar beceriksiz olası tutar.

Neden prens self takımından bir hatunun peşine düşmez ki? Hem saçı kuleden yere kadar uzayacak tek canlı türü prensesler midir? Pek ala bir köylü kızı da bunu yapabilir. Hatta örgüsüyle bir merdiven havası bile verebilir. Ayrıca karı zaten prenses olum bırak, az marjinal ol bütün prenslerden farkın olsun. Git al bir köylü kızı portakal yanaklı o da saray görsün… Senin de kursağında bazlama çörek ne bileyim envai çeşit köy ekmeği, meyvesi, sebzesi geçsin, prenseslerden ne hayır bekliyorsun güzel meme dışında?

Kraliçeler neden hep cadı olmak zorunda, ayrıca neden hep kötü üvey anne olmak zorunda masallarda bir türlü akıl sır erdiremedim. Tamam, madem kötü cadısın kılıkta değiştirip taş bir teyze olabiliyorsun daha da ötesi aynanla birle sohbet edebilecek kapasitedesin; ama yok zehirli elmadır, zehirli iğnedir yok efendim, uçan süpürgedir, sepette istiflenmiş yılandır küçük hesaplarla uğraşıyorsun. Ha madem koca cadısın uğraşma böyle ver kara büyünün gözüne yazık sana,  nerede o eski kalifiye cadılar?

Neymiş efendim kötüler hiçbir zaman kazanamaz öğretiye bak; nah kazanamaz adamlara şans vermiyorsunuz ki;  O takıntılı prens elinde tek bir ayakkabıyla bütün ülkeyi dolaşırken baloda oynaştığı kızı bulabilecek kapasiteye sahip gel gör ki cadı elma zehirlemekten başka bir bok yapamıyor. Çocuklara monarşist bir düzenden veriyorsun mesajı sonra “eşitlik nerede kardeşim?”  dese yedi cücelerden biri. Hani önemli olan boyu değil işleviydi. Budala, cücesin bari işlevden kurtar. Yıllar sonra aynı konulu bir porno da izlemişliğim var. Hani kaşar prenses ve yedi bitirdi cüceler tarzında. Çok fena idi çok…


Masalların hayatla tek ortak noktası hayvanların konuşması; savaşlarımız, kavgalarımız, saygısızlıklarımız birer fabl zaten. Tebrikler La(n) Fontaine, çaktırmadan insan bilimlerine el atmışsın. Öyle metaforik, öyle eleştirel ve öyle spekülatif ki…



Hangi akla kusursuz hizmet o şeker kız candye âşık oldum zamanında bilmem. Antony, Terry derken… Lan çok üzülürdüm, kıl olurdum o sarışın bebeye, yakışıklı mıydı? Evet, ilk behlüllerdendi o. Yine bu candy yüzünden attan düşüp öldüğünde üzülmüştüm, çok vicdanlı çocuğum lan çok. Ahhh candy ahhh tutturdun bir prensti, beyaz attı, kıymet bilmedin, seviyordum lan seviyordum…

Neden muradına eren insanların nispetlerine maruz kaldık koca çocuklumuz boyunca? Anne baba didişirken, Pazar günü yıkanan önlükler sobanın etrafına serilirken, süs mendiline burnunu sildiğin için azar işitirken neden prens malı götürmek zorundaydı ki? Külkedisi prensin ilgisini Patti Smith kılığında çekmedi ki süslendi püslendi  böylece rencide olmadı!; yer mi prens malı görmeden düşer mi öyle peşine kolayına… Hem nerede “Olduğun gibi görün ya da göründüğün ol” Komşu çocuklarla tezata düşürdüler çocukluğumu.

Sonra o ilkokuldaki bütün prensesler mucizelere inanır oldu. Gördükleri her kurbağanın beyaz atlı bir prens olduğunu sandılar. Biz de Ayşe bu bebeyle nasıl çıkıyor dedik yıllarboyunca.Sonra öğrendik ki kurbağaların kolları ve bacakları sonradan çıkıyor efendim. Ah aşk masallara da sığdıramadım seni, ölümcülleştiriyorsun her şeyi. Masallarımdan ne istedin lan. Herkes pinokyo’nun seksi burnunun peşinde işlevde pek önemli değil.
Ama cadılar öyle mi?Asaletle anlatıcının optimizmi arasında sıkışıp kalmış zararsız varlıklar. Eline vur ekmeği al turuncu saçarlıyla hemen uzaklaşırlar aşk falan lugatlarında yoktur. Burunları küçük olabilir ama o büyü zımbırtısıyla çok uğraşıp efor sarf ediyorlar. Masalların makus tarihinden rahatsız olup yazılar sokuşturuyorlar.Bak burada kırmız elma var, tabi yersen…

03 November 2011

Thomas Paine- İnsan Hakları- 1791



Sağduyu ve cehalet, birbirlerinin zıddıdır ve insanoğlunun büyük bir kısmını etkilemektedir. Bunlardan her hangi birisi yeterince fazla bir şekilde bir ülkede oluşturulabilirse devlet makinesi kolayca çalışmaya devam eder. Akıl kendiliğinden itaati;  cahillik ise   dikte edilen her şeye boyun eğilmesini sağlar. Dünyada mevcut olan iki hükümet modeli şunlardır:
Birincisi, seçim ve temsille oluşan hükümet,
İkincisi, saltanat ile oluşan hükümet.
İlki genelde cumhuriyet olarak bilinirken ikincisi monarşi ya da aristokrasi olarak bilinir.
Bu iki farklı ve birbirine zıt hükümet şekli kendilerini akıl ve cahilliğin iki farklı ve zıt esası üzerine bina ederler.
Hükümetin çalışması yetenek ve beceriyi gerektirdiğinden ve yetenek ve beceri ırsi bir kökene sahip olmadığından saltanatın insan aklının onaylamayacağı, yalnızca cahilliğin üzerine inşa edebileceği  bir inancı gerektireceği aşikardır ve her hangi bir ülkede cahiller ne kadar çok olursa bu tip bir hükümet şekli için o kadar uygun bir durum ortaya çıkar.
Bunun aksine, iyi teşkil edilmiş bir cumhuriyetteki hükümet insanların akıllarına uymayan bir inanca sahip olmalarını gerektirmez.
...
Monarşik ve saltanat tipi hükümet sistemleri altında bir güç tarafından evinden sürülen, diğeri tarafından kovalanan ve vergilerle düşmanların yaptığından daha fazla yoksullaştırılan insanların perişan durumları incelendiğinde bu sistemlerin kötü oldukları ve hükümetlerin tesisinde ve hükümetlerle ilgili ilkelerde genel bir devrimin gerekli olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.
Bir ülkenin işlerinin idare edilmesinin ötesinde devlet nedir? Her hangi bir kişi ya da ailenin malı değil, doğası da buna imkan vermez,  bütün bir toplumun malıdır. Destekleyenlerin aleyhine ve güç ve tertip kullanılarak bir saltanat tarafından ele geçirilirse, gasbetmek hakları ortadan kaldırmaz. Haklar açısından egemenlik bir bireye değil yalnızca ulusa aittir ve ulus her zaman uygun bulmadığı bir hükümet şeklini ilga etmekte ve tabiatına, çıkarlarına uygun olanı tesis etmekte tabii ve feshedilemez bir hakka sahiptir. İnsanların kral ve tebaa şeklinde romantik ve barbarca bir ayrım içinde olması soyluların durumlarına uygun olsa da vatandaşlar için uygun değildir ve hükümetlerin bugünlerde oluşturulma prensipleri tarafından bunlar darmadağın edilmektedir. Her vatandaş egemenliğin bir üyesidir ve böylece, bireysel olarak hiçbir şekilde boyun eğmeyi kabul edemez ve itaati yalnızca kanunlar için söz konusu olabilir.
İnsanlar devlet nedir diye düşündükleri zaman otoritesinin uygulanabildiği bütün mesele ve konular ile ilgili bir bilgiye sahip olduğunu varsaymaları zorunludur. Bu devlet görüşünde Amerika ve Fransa tarafından oluşturulduğu şekliyle cumhuriyetçi sistem olusun tümünü kucaklayacak şekilde faaliyette bulunur ve bütün tarafların yararı için gerekli olan bilgi merkezde bulunur; halbuki eski hükümetler hem mutluluğu hem de bilgiyi dışlayacak şekilde oluşturulmuşlardır. Manastırın duvarları dışındaki dünya hakkında hiçbir bilgiye sahip olmayan münzevilerin hükümeti kralların hükümetleri kadar tutarsızdır.
Daha önce devrim olarak adlandırdığımız şey kişilerin ya da yerel koşulların değişmesinden biraz daha fazla bir şeydi. Her şey gibi ortaya çıktılar ve yok olup gittiler ve kendileri tarafından üretilen noktanın ötesinde etkileyebildikleri bir kaderleri ve varlıkları yoktu. Ancak, Amerika ve Fransa’da bizim şimdi gördüğümüz şeyler doğal düzenin yenilenmesi, gerçekler ve insanın varlığı kadar evrensel olan ve siyasal mutluluk ve ulusal refah ile ahlakı birleştiren bir  prensipler sistemidir.
I. Hakları açısından insanlar özgür ve eşit doğarlar ve bunu sürdürürler. Bu nedenle sivil farklılıklara yalnızca kamusal hizmetler söz konusu olduğunda rastlanılır.
II. Bütün politik kurumların amacı insanların doğal ve daima geçerli olan haklarını muhafaza etmektir ve bu haklar özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve baskılara direnme haklarıdır.
III. Ulus temelde bütün egemenliklerin kaynağıdır; ne her hangi bir birey ne de her hangi bir organ  açıkça ondan kaynaklanmayan her hangi bir yetkiyi kullanma hakkına sahip değildir.
Bu ilkelerde ihtirasları kışkırtarak ülkeyi karmaşa içine itecek hiçbir şey yoktur. Yetenekleri ve aklı ileriye götürmek ve bunların belirli kişi ve ailelerin çıkarları yerine kamu yararına kullanılmaları için tasarlanmışlardır. İnsanlığın düşmanı ve sefaletin kaynağı olan monarşik egemenlik kaldırıldı ve egemenlik doğal ve orijinal yerine yani ulusa iade edildi. ..
Beşeriyetin aydınlanma devresinden bakıldığında saltanat hükümetlerinin sonunun geldiğinin ve ulusal egemenliğe dayanan devrimlerin ve temsili hükümetlerin yaygınlaşmaya başladığının farkına varmak zor olmadığından kendi yaklaşımlarını öne çıkarmak ve aklın yardımıyla devrimlere ön ayak olmak bilgeliğin gereği olacaktır.
Şu anda gördüğümüz şey politik hayatta hiçbir reformun gerçekleşme olasılığının olmamasıdır. Ancak, bu çağ, her şeyin beklenilebileceği devrimler çağıdır.
Kitabın içinden bir bölüm.Bir gün hukuk denen varsayımsal kurallarla ilgili bir kitaptan hoşlanacağım aklıma gelmez idi ama başıma geldi.

03 April 2011

İmamın ordusu -Cinnete giden yol


Efendim öncelikle saygılar sevgiler;
Gezegenin dört bir yanından başka işleri yokmuşçasına vize dönemi göçe başlayıp manidar olsun diye gelip götümüzün etrafında uçan ördeklerin gölgesinden yazıyor olsam da beni elinde çiftesi, şirin çevik köpeğiyle sazlıkların arkasında bu ördekleri avlamaya hazır beklerken hayal etmenizi dilerim. Hayal dediniz de geçenler de bir şeyler kurgulamaya yoğunlaştığım bir dönem vardı. Kafaya biraz fazla yüklenmiş olmalıyım ki rüyamda travestilerle sınava giriyordum. Kâbus demiyorum ama pek de hoş değildi. Ha sınav dediniz de aklıma bu ÖSYM’nin Türkiye tarihinin enorospu kurumlarından biri olma yolundaki saygı değer çabaları geldi aklıma bir de sağda solda yine aynı kurumun akıl almaz açıklamalarını okuyunca inanışları olan insanların bu ülkede cennet için değil cinnet için ibadet eder hale geldiği konusunda kesin yargıya vardım. Şimdi yargı diyince isminin önünde savcı yazan bir adam geldi aklıma “Zekeriya Öz” yayımlanmamış kitaba sansür diye duymuşsunuzdur.(kitabıindirmek isteyenlere link) Ya da günde 3 ila 5 Tv dizisi izlemeye devam etmişsinizdir. Dizi dediniz de şu polis dizilerinden birine 5 dakika kadar kulak misafiri oldum ve hemen dedim bırakın polis olacağım. Ya da cemaate katılayım dedim ikisi de aynı kapıya çıkıyor. Çıkıyor diyince bugün 4 yıldan fazladır birlikte olduğum arkadaşlarımdan birisi ile yemek yerken betülden(başka bir kız arkadaşım) mesaj geldi ben de pek becerikli olmadığım kısa mesaj işinde kısaca bir cevap için çaba sarf ederken azım kulaklarıma varmış. Tam vardığı sırada (tahminim) ayağa kalktı ve azın kulaklarına varıyor ben seni tanıyorum bu kızla aranda kesin bir şey var dedi ve beni koca burger king’e rezil edip çantasını aldı ve çıkıp gitti. Te alam ya bende oturdum onun burgerinide yedikten sonra sallana sallana geldim eve.Halbuki bize yüksek aldığımızda (sınav pek iç açıcı değildi) bir yemek sözü veren sevdiğimiz bir hocamızla ilgili şaka yapmıştı, ne masumum lan. Neyse ki dilimin kemiği var… Şaşalı bir benzetme olmadı biraz betimleme yapıp blog sayfamın en güncel bloglarından birini bitirmek istiyordum. Oysa bütün niyetim biyolojik paylaşıma devam etmekti kutuda gelen soğuk organın sevgi dolu olması da cabası. Biraz varım birazdan daha az var olacağım ondan sonra sen on bir derken ben düş olacağım. Bir düşten beklentilerin düştüğün yerde etrafa saçılır izin ver düşlerini toplayayım kadın!  

01 December 2010

The Cove

                              There is someting you have know!
25.000, do you know what does it mean? Let's think about it ;is this number about money or little town population or information from some company sells...
No of curse, this isabout dolphin.
Dolphins are huntering by Japan government,yes 25 000 dolphins are destroying each year in Japan-Taijii.
Not so much people know this because this is about money  if they learning money in this way nobady care the Dolphins!
l want you to watch this movie and try do someting what will you do think about it...
What will we do?
There is one truth, we have to stop them no metter what!
(this is my first english blog l'm sory if there someting wrong)


25 000 Bu rakam size ne çağırıştırıyor? Biraz düşünün parayla mı ilgili veya küçük bir kasabanın nüfusuyla ya da bir şirketin satış rakamlar mı?
Hayır değil tabiki, Bu rakam yunuslarla ilgili.
Yunuslar Japonya hükümeti tarafından avlanıyor.Evet 25000 yunus Japonya-Taijii'de her yıl yok ediliyor.
Çok fazla insan bunu bilmiyor çünkü bu parayla ilgili, eğer para kazanıyorlarsa kimse yunusları önemsemez.
Sizden bu filmi izlemenizi istiyorum ve birşeyler yapmayı denemenizi,ne yapabilirsiniz düşünün!
Ne yapabiliriz!
Ortada bir gerçek var ne olursa olsun onları durdurmalıyız!

29 November 2010

Wikileaks dosyası


Bu wikileaks olaylarını duymuşsunuzdur bilgisi olmayan ve taraflı ama güvenilir kaynaktan bilgi almak isteyenler buyursun....
Orjinal sitede şurda



08 August 2010

Dear little boy, listen to voices of your soul


I lived on the Moon


Dear little lad--Sevgili küçük deli kanlı
Here's the story of my life--İşte hayatımın hikayesi
I lived on the moon (2x)--Ayda yaşadım
Grey flying snakes along--gıri uzun yılanlarla uçtum
Mountains of destiny while--Dağların kader zamanı kadar
The three tailed monkeys--Üç kuyruklu maymunlar
Were drawing the stars--Yıldızları çizmiştim
Light from the Sun and I--Güneşten ışık geldi ve ben
Hide myself on the dark side, alone Karanlığa kendime sakladım yalnız başıma
I've run so far--Çok uzaklara koştum
To find my way--Kendi yolumu bulmak için.
Then I dream again.. alone--Sonra yine rüya gördüm...Yalnız

Dear little boy, listen --Sevgili küçük çocuk, dinle
To voices of your soul--Ruhunun sesini
It showed you the way of --Sana yolunu gösterir
Silence and peace--Sessizlikğin ve barışın
Follow your thought and fly--Kendi fikirlerini izle ve uç
Choosing all the things that you desire--Arzuların dışında herşeye kapat kendini.
Giant waves, fireflies... Dev dalgalar,Ateş böcekleri
Your dream will be your only shell--Rüyaların senin kabuğun olabilir(koruma amaçlı)
Your secrets, your hiding place, my son--Sırların senin sakladığın yerden oğlum
Don't let them try--Onların birşeyler denemesine izin verme
To crush your brain--Beynini ezmek için
Let you go far--Uzaklara kaç
..my son...Oğlum
Bu şarkı beni hem baba yapıyor hem de oğul çeviriyi kendi çapımda yaptım anlam kaymaları olması muhtemel ama yinede şarkıyı dinlerken gerçek anlamlarını hissedeceğinize eminim...
1:50 civarlarında sesi sonuna kadar açıpbiyerlere tutunmanızı tavsiye ederim ya da önünüze gelen ilk kişiyle sevişin eğer öldükten sonra biyere gideceksek bu şarkıyı oğluma söyleyip gitmek isterim ya da babam gitmeden önce böyle şeyler söyleyip gitsin bana...